Bizler sadece bir birey değil aynı zamanda toplumun bir parçasıyız. Okyanustaki küçük bir zerre ya da çölde bir kum tanesi misali…
Varoluşumuzun ve bu hayatı paylaşmamızın elbet bir sebebi var.
İşte bu nedenle varlığını üzerimizde taşıdığımız her şeyden sorumluyuz.
Peki, sorumluluk nedir? Nasıl bir kavramdır ki hayatımızın adeta bir yapı taşı konumundadır. Öncelikle kendimize ve diğer varlıklara karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülükler olarak belirtebiliriz. Doğru zamanda ve doğru yerde gerçekleştirilmesi ise ayrıca hassas bir noktadır.
Bu bilincin karakterimizde sağlam bir zemine oturması eğitimle ve doğru yönlendirmeyle ancak geliştirilebilir. Aksi takdirde; “daha çocuk oyun oynarken ayağı taşa takılıp düştüğünde, büyüklerin hemen o şeyi dövmesi gibi” her yaptığı hata da suçu yükleyecek birini veya bir şeyi bulmaya çalışan bireyler haline geliriz. Yaşadıklarımızın sorumluluğunu almayı değil, sonuçlarından kaçmayı tercih eden kişiliklere dönüşürüz.
Sonra da bunun kötü bir davranış olduğunu; “iğneyi önce kendine, sonra çuvaldızı başkasına batır” gibi öğütsel sözlerle açıklamaya çalışırız. Yani, herhangi bir sorumsuzluktan sebep, bir başkasının canını yakmadan önce kendine dön bir bak deriz ya da empati kur!
Ayrıca, sorumluluk duygusunun pekişmesinde ki en büyük etkenlerden birinin de, işin niteliği ve kişinin yetkinliğine göre “inisiyatif kullanma hakkı” verilmesi olduğu kanaatindeyim. Çünkü sorumluluk almanın önündeki en büyük engel; kişideki kaygı ve korkudur, çoğu zamanda yetersizlik hissi.
Sorumluluklarımızdan kaçtığımızda, adımızın önünde ki sıfat her ne konum ve mevkide olursak olalım sorumsuz ifadesi olur. Bu insanlar devamlı bahaneler arasında dolanır durur, en küçük olumsuzlukta başkalarını ya da içinde bulundukları şartları suçlar, işlerin yürümesini engeller ve hatta kaçış noktası olarak zaman zaman aciz insan rolüne dahi bürünürler. En önemli ortak özellikleri ise; genel bir deyiş olan “hareket etmekte çok yavaş ama şikayette çok hızlı olma” durumudur.
Kısaca; karakter notumuz; “sorumlu bir yapıda olmayı mı, yoksa sorunlu bir birey olmayı mı” tercih ettiğimiz ile direkt ilgidir.
Bizler çoğunlukla kişisel gelişim kitaplarının ana fikri olan; “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” kısmını gerçek bir öğreti olarak almalıyız. Yani, herhangi bir sorumluluk verilmek istendiğinde ve kim var? diye sorulduğunda; sağına soluna dahi bakmadan “ben varım” diyebilen o ilk kişi olmalıyız.
Çünkü sorumluluğu paylaşmakta bir sorumluluktur. İyiyse pastayı bölüşmek, kötüyse çözüm yollarını birlikte aramaktır.
Yani her zaman olumlu sonuçlarda değil, olumsuz ve kötü yansımalarda da bu cesareti sergileyebilecek bir erdemde olmaktır.
Karşılaşılan her durumda önce kendi sorumluluğumuzun bilincinde olup, sonuçlarını göğüsleyebilecek yetiye sahip olmaktır. Çünkü ancak bu şekilde çevrenize güven verebilir, saygınlık vasfı kazanır ve sevildiğinizi hissedebilirsiniz. Bu pozitif duygular bir domino taşı etkisi yaratarak daha büyük bir heyecan ve mutlulukla adımlar atmanıza sebep olur. En önemlisi bu adımları atarken yalnız olmadığınızı, birlikteliğe dayanan bir sinerji oluştuğunu görürsünüz. Bu gemide hep birlikte varız. Yapılan en küçük işten en büyüğüne içinde bulunduğumuz çatının bir parçasıyız. Sadece “ben” değil “biz” sorumluluğunu da paylaşıyoruz.